Lilliputlar için fizik
Bu yazı Serway Physics for Scientists & Engineers s. 19'dan kısmen aynen, kısmen de özetle tercüme edilmiştir.
Resimleri aktarmak mümkün olmamıştır.
J
Swift'in roman kahramanı seyyah Lemuel Gulliver, insan,
hayvan, ağaç ve ot bütün canlıların tamamen bizimkine
benzediği Lilliputlar'ın ülkesine uğramıştı. Orada her şey
bir parmak (inch) ile bir ayak arasında değişen
ölçeklerdeydi; çünkü Lilliputlar ortalama 6 parmak boyunda
ve vücut yapıları da ona göre orantılıydı. Gulliver devler
ülkesi Brobdingnag'ı da ziyaret etmişti. Bunlar da tamamen
bize benziyorlardı -tek farkla, onların boyları bizimkinin
12 katıydı. Swift her iki ülkedeki günlük hayatı (18.
yüzyılda) bizimkine benzer bir şekilde tasvir eder. Onun
insan davranışlarına dair yorumları hala okunmaya değer,
ancak o ölçeklerdeki insanların onun anlattığı gibi
olamayacağına inanmak için sebeplerimiz var.
Swift'ten uzun zaman önce Galileo insanın çok küçük ve çok
büyük modellerinin insanlar gibi olamayacağını anlatmıştı,
ancak Swift'in Galileo'nun yazdıklarını okumadığı belli
oluyor. Galileo'nun İki Yeni Bilim kitabındaki bir şahıs,
"geometrideki üçgen, silindir, koni ve diğer katı figürlerin
özellikleri ölçülerinin değişmesine bağlı değildir,"
dediğinde fizikçi olan diğer şahıs, "burada umumi kanaat
kesinlikle hatalıdır," cevabını verir. Şimdi bunun niçin
böyle olduğunu görelim:
Bir halatın dayanıklılığını ele alalım. Bir kişinin
asılmasıyla kopabilen bir halata özdeş iki halat, yan yana
konduğunda, aynı kuvvetle asılan iki kişi tarafından
koparılabilir. Bunu anlamak kolaydır, çünkü bir uzun halat
yerine konan aynı kesit alanına sahip iki halatta lif sayısı
iki katına çıkar. Yani, bir halatın kopmaya dayanıklılığı
kesit alanıyla (yarıçapının karesiyle) orantılıdır. Ayrıca
aynı ilişki sadece halatlar için değil, çekme için
kullanılan kablolar ve yük taşıyan kolonlar (direkler) için
de geçerlidir.
O halde bir halatın, kablonun veya kolonun yarıçapı 2 katına
çıkarılırsa, boyca dayanıklılığı 4 katına çıkar.
İnsan vücudunu ayakta tutan kablo ve kolonlar kas ve iskelet
sistemidir. Burada taşınan yük mevcut et, kemik, kan, ...,
yani, vücut kütlesidir. Vücut kütlesi de kütle =
özkütle x hacim ifadesine göre vücut hacmiyle
orantılıdır.
Şimdi Gulliver'ı kendisini 12 katı uzunluğundaki Brobdingnag
deviyle karşılaştıralım. Dev, Gulliver'a yapı bakımından
tamamen benzediğinden, onun her lineer boyutu
Gulliver'ınkinin 12 katıdır. İskelet ve kasların
dayanıklılığı kesit alanlarıyla, dolayısıyla, yarıçaplarının
karesiyle doğru orantılı olduğundan (dayanıklılık a L2)
devin kemikleri Gulliver'ınkinin 122, yani 144 katı daha
sağlam olacaktır.
Devin ağırlığı hacmi ile ve dolayısıyla L3 ile orantılı
olduğundan Gulliver'ınkinin 123 katı, yani 1728 katı
olacaktır. Bu durumda devin dayanıklılığın ağırlığına oranı,
bizimkinin 12 de 1'i kadar olacaktır. Yani, dev bizden 12
kat daha güçsüzdür. Bizim sadece kendi ağırlığımızı
taşımamıza karşılık dev, ağırlığını taşırken, bizim kendi
ağırlığımızdaki 11 kişiyi sırtımızda taşırken
karşılaşacağımız güçlükle karşılaşırdı. Tabi, biz bunu
yapamayız, çünkü halterde Naim'in rekoru kendi ağırlığının
yaklaşık 3 katı kadardır.
Bu nedenle cüsse bakımından bizden büyük olan hayvanların
(fil, bizon vs) kemik yarıçapları ile cüsselerinin oranı
bizimkiyle aynı değildir. Onların kemikleri boylarına göre
daha kalındır, böylece benzer ölçülerdeki kemikleri zayıf
kılacak ölçü değişikliği telafi edilmiş olur.
Galileo da Brobdingnag devlerinin (ya da masal devlerinin)
gerçek olamayacağını şöyle izah eder: Büyük bir devin
bacaklarının orantısının herhangi bir insanınki gibi olması
istenirse, ya daha sert ve sağlam bir malzeme
kullanılmalıdır ya da normal bir insana göre devin
dayanıklılığının azalması gerektiği kabul edilmelidir. Boyu
orantısız biçimde artarsa, düşer ve kendi ağırlığı altında
ezilir.
Diğer taraftan, vücut ölçüleri küçülürse, vücudun
dayanıklılığı aynı ölçüde azalmaz, aksine vücut ne kadar
küçülürse nisbi dayanıklılığı o kadar büyür. Bundan dolayı,
mesela, küçük bir köpek kendi ölçüsündeki 2 veya 3 köpeği
sırtında taşıyabilirken, bir at kendi ağırlığındaki diğer
bir atı bile zor taşır.
Bir fil zaten çok büyük olduğundan, onun bacakları acayip
bir şekilde kalındır. Fakat en büyük hayvan olan balina
filden 40 kat daha ağır olabilir, ancak kemikleri aynı
oranda kalın değildir. Yine de yeterince güçlüdürler, çünkü
onları su destekler. Karaya vuran bir balinaya ne olur?
Basit, kaburgaları kırılır. Eski zamanın bazı dinozorları
balinalar kadar büyüktü, peki, onlar hayatlarını nasıl
sürdürdüler?
Galileo'nun izinden giderek büyük ölçekli devleri inceledik,
şimdi de küçük ölçeklerde ne gibi problemler çıkabileceğine
bakalım.
Havuzdan çıktığımızda cildimizin üzerinde ince bir su
tabakası bulunur. Bu tabaka vücut yüzeyimizin her tarafında
ortalama aynı kalınlıktadır. Vücut yüzeyindeki su miktarı,
kabaca, vücut yüzey alanıyla doğru orantılıdır. (Su miktarı
a L2, yüzey alanı uzunluğun karesi ile doğru orantılıdır.)
Kendi ağırlığımız da vücudumuzun hacmi (L3) ile orantılı
olduğundan, havuzdan çıktığımızda taşıdığımız fazla yükün
kendi vücut ağırlığımıza oranı L2/L3, yani 1/L ile
orantılıdır.
Havuzdan bir bardak su ile çıkmış olsak bile bu, vücut
ağırlığımızı en fazla %1 artırır. Fakat bir Lilliput sudan
çıktığında ağırlığının %12'si kadar su getirir ki, bu da bir
insan için kutup bölgesinde yaşayan insanların elbiselerinin
ağırlığıyla eşdeğerdir. Lilliput için havuzdan çıkmak bir
zevk değildir! Bir sinek ıslanırsa yükü iki katına çıkar ve
bir damla suya hapsolur. Böylece o büyüklükteki bir böceğin
çaya veya çorbaya düştüğünde oradan niçin çıkamayıp
ümitsizce çırpındığını anlamış oluyoruz.
Bir canlının vücut ölçeğinin daha önemli bir etkisi de
vardır. Vücudumuzun başlıca ısı kaybetme yolu cilttir. (Bir
kısmı da sıcak havayı dışarı solumakla kaybedilir.) Deneyle
de gösterilebilir ki, ısı kaybı vücut yüzey alanıyla
orantılıdır. (Yani, ısı kaybı a L2.)
Tabi, vücut sıcaklığı ve cildin yapısı gibi diğer faktörler
sabit tutulmalıdır. Yediğimiz gıdalar hem bu ısı kaybını
telafi etmeli, hem de hareket edebilmemiz için gereken fazla
enerjiyi sağlamalıdır. Buna göre en az gıda ihtiyacı L2 ile
orantılıdır. (Yani, sadece vücut sıcaklığını koruyabilmek
için bu kadar gerekir, kolaylık olsun diye, hareket için
gereken enerjiyi göz önüne almadık.) Gulliver gibi biri bir
veya iki günde bir yediği bir koyun budu ve bir ekmekle
hayatını sürdürebiliyorsa, aynı vücut sıcaklığına sahip bir
Lilliput aynı gıdanın sadece (1/12)2 sine ihtiyaç
duyacaktır. Ancak onun ölçeğindeki bir koyun budunu hacmi,
dolayısıyla kütlesi (1/12)3 kat daha küçük olacaktır.
(Unutmayınız, Lilliput Gulliver'ın 12 katı daha küçüktür ve
hacim, dolayısıyla kütle, uzunluğun küpüyle orantılıdır.)
İhtiyacı olan gıdanın kendi ölçeğindeki gıdaya oranı

olduğundan, Gulliver'in kendi ölçeğinde bir tanesini yiyerek
doyduğu bir but ve bir ekmeğin, kendi ölçeğindeki 12 katını
yiyen bir Lilliput ancak doymuş olur. Lilliputlar aç, dur
durak bilmeyen, kıpır kıpır, daima öteye beriye koşuşturan,
ancak biraz suya battığında kolayca hayati tehlike geçiren
mahluklar olmalıdır. Bu özellikleri pek çok küçük memeli
hayvanda, mesela farelerde, gözleyebilirsiniz.
Bu arada niçin fareden daha küçük sıcakkanlı hayvan
bulunmadığını da anlayabiliriz. Balık ve kurbağalar çok
küçük olabilirler, çünkü vücut sıcaklıkları
çevrelerininkinden daha fazla değildir. Yüzey ve hacimleri
ölçeklendirme kanunlarına göre küçük ve sıcakkanlı hayvanlar
nisbi olarak (bize göre) daha fazla gıdaya ihtiyaç duyarlar.
Gerçekten küçük olanlar bu kadar gıdayı toplamak bir yana,
hazmedemezler bile. Şurası kesindir ki Lilliputlar'ın
ziraatı Swift'in tasvir ettiği gibi bir ülkeyi asla
besleyemez.
Görüyoruz ki, ne Lilliput ne de Brobdingnag insanın
ölçeklendirilmiş bir modeli olamaz. Peki, bu sonuçların
fiziğe katkısı nedir?
Yine çok büyükten başlayalım. Sistemin ölçeğini
büyüttüğümüzde kendi ağırlığı dayanıklılığından daha büyük
olacaktır. Bu sadece hayvanlarda değil, bütün fiziksel
sistemlerde geçerlidir. Binalar hayvanlara göre daha büyük
olabilirler, çünkü onların yapı malzemeleri öbürlerinkine
göre daha dayanıklıdır. Tipleri değişiktir ve hareket
etmezler. Bütün bunlar,
dayanıklılık = k . L2
gibi bir bağıntıdaki k orantı katsayısını
belirler, fakat hepsi için aynı kanunlar geçerlidir. Eiffel
Kulesine benzeyen, fakat mesela 10,000 metre yüksekliğinde
bir bina asla inşa edilemez. Dağlar önemli kısımları
itibariyle katı yapılardır, içlerinde fazla boşluk bulunmaz.
Bir devin kemiklerinin kalın olması gibi yeryüzünde dağ
cesametinde bir cismin tamamının dolu olması gerekir. Aksi
halde şimdiye kadar bilinmeyen bir malzemeden yapılmıştır.
Bu kanunlar sadece yeryüzündeki yapılar için değil, uzayda
başka bir cismin kütle çekimi etkilerinden uzaktaki yapılar
için de geçerlidir. Yapıyı oluşturan malzeme miktarı
arttıkça, çekim kuvveti de artacak ve bütün yapı içinde
boşluk kalmayacak biçimde kendi üzerine çökecektir. Kütlenin
fazla olduğu kısımlarda çekim kuvveti de fazla olacağından,
yapı bir nokta etrafında simetrik hale gelinceye kadar biçim
değiştirecektir. Böyle bir yapı da içi dolu bir küredir.
Muazzam kütleye sahip bir gök cismi ancak hareket ediyorsa,
biçimi zamanla değişebilir. Öyleyse, hareket eden büyük
cisimleri basit bir şekli olmalı gibi bir yargı da doğru
değildir. Galaksi veya nebula resimleri gördüyseniz bunu siz
de onaylarsınız.
Aksi yöne, yani küçük kütlelilerin alemine doğru gidersek,
kütle çekim etkileri önemini yitirecek, ancak Lilliputlar'da
gördüğümüz gibi, yüzey etkilerinin önemi artacaktır. Çok
daha küçüğe inersek, yüzeyler artık pürüzsüz ve dümdüz
görünmeyecek, pütürler ve pürüzler ortaya çıkacak ve yüzeyi
belirlemekte zorluk çekeceğiz. O alemde başka tanımlama
biçimleri kullanmamız gerekecektir. Yine de ölçek faktörleri
günlük hayatımızda gördüklerimizden çok farklı şekillerde
atom bölgesinin hakim unsuru olarak karşımıza çıkacak ve
bizi şaşırtacaktır.
Fizik bu tür tartışmalarla doludur. Ölçek değiştirildiğinde,
fiziksel dünyanın bir tarafı vurgulanırken diğer tarafı
önemsiz hale gelir. Normal (yani, kendi) ölçülerimizde
önemsiz olan bir çok özellik, çok küçükte ve çok büyükte
önem kazanır. Bizim bütün ölçü ve tartı sistemlerimiz kendi
normal ölçeğimizden, yani kendimizi nasıl gördüğümüzden
etkilendiği için, büyük ölçekli yapılar, mesela büyük
binalar veya transatlantikler inşa ederken, ölçek
değişikliği faktörlerini hesaba katmazsak, beklenmedik
sonuçlarla karşılaşabiliriz. Bir arıyı model alarak ve onun
geometrik oranlarını koruyarak devasa, muhteşem ve mükemmel
bir uçak inşa edebiliriz. Sonuçta da sadece küçücük bir
problem çıkar: Uçak uçmaz.