Fiziksel paradokslar
Paradoks sürpriz veya belki de yanlış bir sonuca götüren bir
tür mantıksal aldanmadır. Fiziksel olmayan çıkarımlara yol
açan makul fiziksel argümanlar silsilesidir.
Paradoksların bilim tarihinde çok özel bir yeri vardır.
Bazen evren hakkında yeni bir bakış açısı kazandırarak
önemli bir bilimsel hamleye neden olmuşlardır. Kimi zaman
da, olayları geriye doğru düşününce bir paradoksun çözümün
önemli bir entellektüel gelişmeye götürebileceğini fakat
onun ihmal edilmesi nedeniyle fırsatın kaçırıldığını
görürüz.
İkinci duruma bir örnek olarak Yunanistan'ın Altın Çağında
Elea adasında yaşamış olan Yunan filozof Zeno'nun çok ünlü paradokslarını verebiliriz. Zeno aşağıdaki düşünce deneyini ileri
sürmüştü:
Genç atlet Achilles kaplumbağayla yarış yapacaktır. Aşil tam
olarak kaplumbağanın iki katı hızla koşmaktadır, bu nedenle
de yarışın adil olması için kaplumbağaya başlangıç
çizgisiyle bitiş çizgisi arasındaki uzaklığın tam ortasından
başlama avansı verir. İşaret verilir ve yarış başlar. Aşil
kaplumbağanın başlangıç noktasına doğru koşmaya başlar. O
bunu yapıncaya kadar geçen zamanda kaplumbağa başlama
noktasıyla bitiş çizgisi arasında kalan uzaklığın yarısına
gelmiş olur. Aşil kaplumbağanın bu yeni konumuna doğru
koşar. Oraya ulaştığında kaplumbağa kalan yolun yarısına
varmıştır bile. Bu böylece devam eder. Aşil'in verilen
herhangi bir uzaklığı koşması için geçen sürede kaplumbağa
aynı uzaklığın yarısı kadar gitmiş olacaktır. Zeno buradan
Aşil'in kaplumbağayı asla yakalayamayacağı sonucuna
vardı; çünkü Aşil'in kaplumbağanın önceki konumuna ulaşması
için geçen sürede kaplumbağa aynı uzaklığın yarısı kadar
ileri gitmiş oluyordu.
Bu sonuç tabii ki saçmadır. Yeterli zaman verildiği
takdirde, A B'den hızlı koşuyorsa, A B'yi daima yakalar ve
geçer. Zeno'un akıl yürütmesindeki hata, git gide azalan
zaman basamaklarının toplamının sonsuz bir zaman aralığı
vereceğini sanmaktı. Bu yanlıştır. Sonsuz küçüklerin sonsuz toplamı
belirli ve sonlu bir sonuç verebilir.Aşil bitiş çizgisinde kaplumbağayı yakalar ve geçer; günlük
tecrübelerimiz de bunu destekler.
Zeno'nun paradoksu klasik Yunanlıların matematiksel
düşüncesindeki bir probleme işaret ediyordu. Çok iyi
gelişmiş matematikleri vardı, ancak integral ve diferansiyel
cebirin temeli olan sonsuz küçükler kavramını
geliştirememişlerdi. Matematikçi düşünürlerin Zeno
paradokslarını ciddiye alarak onların analiz ve çözümlerine
yeterli zaman ayırmış olmaları halinde Newton ve Leibnitz'in
formülasyonlarından bin yıl önce integral ve diferansiyel
cebiri icat etmiş olmaları kuvvetle muhtemeldi. Bu da hiç
kuşkusuz bilimin gelişmesini ve tarihin akışını
değiştirirdi.
Diğer taraftan Galileo'nun durumuna bir bakın. Aristo'nun
bin yıldan daha fazla zaman önce serbest düşen nesnelerle
ilgili olarak söylediği şeyler onun kafasını karıştırmıştı.
Aristo'ya göre bir tüy, mesela, altın bir paradan daha yavaş
düşerdi. Fakat Galileo aşağıdaki paradoksu göz önüne aldı:
Diyelim ki iki altın parayı serbest bıraktık. Aristo'ya göre
bunlar aynı oranda (yani, ivmeyle) düşerler, çünkü
ağırlıkları aynıdır. Şimdi iki parayı çok hafif bir iplikle
birbirlerine bağlayalım. Bu durum, Aristo'ya göre, onların
daha hızlı düşmelerine neden olacaktır, çünkü artık onlar
iki kat daha ağır bir nesne haline gelmişlerdir. Ama, niye?
Onlar orada bir iplik olduğunu nereden biliyorlar? Paralar
bağlı değilken aynı oranda düşüyorlarsa hiç biri diğerini
daha hızlı düşmesi için asılıyor olamaz.
Ya da M > m olacak şekilde iki cisim düşünelim. Aristo'ya
göre M daha hızlı, m daha yavaş düşer. (M'nin hızına V,
m'nin hızına v dersek, V > v). Şimdi iki cismi çok hafif bir
iplikle birbirlerine bağlayalım. m daha yavaş gideceğinden,
M'yi yavaşlatmaya, M de daha hızlı gideceğinden m'yi
hızlandırmaya çalışacak ve böylece de ikisi birlikte M'nin
yalnız başına düşme hızından küçük fakat m'nin yalnız başına
düşme hızından büyük bir hızla yere çarpacaktır. (Bu
durumdaki ortak hıza V' dersek, V > V' > v). Ancak Aristo'ya
göre birbirine bağlanmış M + m, M'den daha ağır olduğu için
M + m'nin hızı M'nin yalnız başına düşme hızından daha büyük
olmak zorundadır (V' > V). İşte bu bir paradoks.
Galileo bu paradoksu dikkatle analiz etti ve Aristo'nun
yanıldığı sonucuna vardı. Hava sürtünmelerinin olmadığı bir
yerde (hava sürtünmesi tüyü paradan daha fazla yavaşlatır),
bütün cisimler, ağır ya da hafif, aynı düşmelidir.
Galileo'nun analizi modern dinamiğin temel taşıydı. O
yaklaşık yüzyıl sonra gelecek olan Newton'un hareket
yasalarını keşfetmesinin yolunu açan anahtar hamleyi
yapmıştı.
Sonra Olbers paradoksu var. Bir 18. yüzyıl astronomu olan
Heinrich Olbers gece gökyüzünün niçin karanlık olduğunu
merak etti. Bu çok aptalca bir soru gibi görünebilir.
Geceleyin gökyüzü karanlıktır çünkü güneş batmıştır. Fakat
Olbers paradoksu aptal bir soru değildi; tersine çok derin
ve ince bir soruydu.
Orada güneşten başka bir sürü yıldız var. Yıldızların
evrende düzgün olarak dağılmış olduklarını farz edelim.
Evreni, merkezi biz olacak şekilde küresel kabuklar halinde
dilimleyelim. Bu kabukların her birinde belli sayıda yıldız
olacak ve her yıldız yeryüzünü belli miktarda yıldız
ışığıyla aydınlatacaktır. Dünyadan uzaklaştıkça ortalama bir
yıldızdan gelen yıldız ışığı uzaklığın karesiyle ters
orantılı olarak azalacaktır. (Yani, 10 ışık yılı uzaktaki
bir yıldız dünyayı 1 birim aydınlatıyorsa, 20 ışık yılı
uzaktaki aynı şiddette ışıma yapan bir yıldız dünyayı 1/4
birim, 30 ışık yılı uzaktaki 1/9 birim ... aydınlatacaktır.)
Ancak her kabuk üzerindeki yıldız sayısı kabuk alanıyla,
kabuk alanı da uzaklığın karesiyle doğru orantılı olduğundan
(4.p.r2) küresel kabuklardaki yıldız sayısı da uzaklığın
karesiyle doğru orantılı olarak artacaktır. Böylece azalan
yıldız ışığı miktarı artan yıldız sayısıyla telafi edilecek
ve bu nedenle de gecelerin gündüz kadar aydınlık olması
gerekecektir. Dahası, evren sonsuz büyüklükteyse, sonsuz
sayıda yıldızdan gelen ışık miktarı da sonsuz olacak ve
aslında gece gündüz ayrımı olmadan her zaman sonsuz aydınlık
olacaktır.
Başka bir ifadeyle, evren gerçekten sonsuzsa, gözümüzü
gökyüzünde her hangi bir yöne çevirdiğimizde görüş çizgimiz
üzerinde en az bir yıldız mutlaka bulunmalıdır. Böylece gece
gökyüzü bir yıldızın yüzey rengi ve sıcaklığında, ya da
binlerce derece santigrat olmalıdır. Kozmik bir barbekü
kuyusunda çıtır çıtır kızarıyor olmalıydık. Yeryüzündeki
hayat imkansız olmalıydı. Yeryüzünde hayat olduğuna ve gece
gökyüzü karanlık olduğuna göre bu argümanda bir şey(ler)
açıkça yanlıştır. Fakat ne?
Cevap evrenin genişlemekte ve sadece bir kaç milyar yaşında
olduğudur. Uzak galaksiler dünyayı yakın yıldızlardan gelen
yıldız ışığı şiddetinde aydınlatmazlar, çünkü enerjileri
Doppler kaymasıyla veya uzaklaşma hızlarıyla
seyreltilmiştir. Ayrıca, bir kaç milyar ışık yılı uzaktaki
kabuklardan hiç ışık gelmez, çünkü orada yıldız bulunmaz.
Bunu 1929'da uzak galaksilerin Doppler kaymalarını inceleyen
Edmund Hubble'ın evrenin genişlediğini keşfetmesiyle
biliyoruz. Fakat astronomlar Olbers paradoksuna yeterli
ilgiyi göstermiş ve onun gereklerini fark etmiş olsalardı
aynı sonuca neredeyse iki yüzyıl önce bile ulaşılmış
olacaktı.
19. yüzyılın sonlarında Albert Einstein başka bir paradoks
tertipledi, o yaşlarda henüz lisedeydi. Elektromagnetik
teori ışığı elektrik ve magnetik alanların bir kombinasyonu
olarak tanımlar; bu alanlar hem birbirlerine hem de yayılma
doğrultularına diktirler ve uzayda ilerlerken pozitif ve
negatif maksimumlar arasında salınım yaparlar. Einstein
böyle bir dalganın yanında koşan bir gözlemciye göre bu
davranışın fizik yasalarını çiğneyeceğini fark etti. Bir
referans çerçevesinde böyle dalgalar üreten fizik
yasalarının başka bir referans çerçevesinde nasıl ihlal
edilebildiğini merak etti. On yılını alan bir araştırmaya,
fizik yasalarının bütün referans çerçevelerinde işleyeceği
bir fiziksel yasa bulma araştırmasına koyuldu. Bu onu özel
relativite teorisini keşfetmeye götürdü.
Albert Einstein, Boris Podolsky ve Nathan Rosen'le birlikte,
ünlü Einstein-Podolsky-Rosen (EPR) paradoksundan da
sorumluydu. Bu paradoks 1930'ların ortalarında fizik
dünyasına bomba gibi düştü ve o günden bu yana ateşli
tartışmalara konu oldu. Einstein, formalizminde "uzaktan can
sıkıcı etkiler" diye isimlendirdiği şeyleri barındırdığını
algıladığından ötürü quantum fiziğine güvenmedi. Einstein'ın
canını sıkan karakteristiğe nonlocality deniyor. Bu
bazı quantum ilişkilerinin uzay ve zamanda ışıktan hızlı
hareket etmeye zorlanması demektir. Yani quantum fiziğinin
bazı sonuçları en son mantıksal çıkarımına kadar
incelenince, bazı olayların ışıktan hızlı gerçekleşmesi
zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Bu da özel relativitenin
ışıktan hızlı hareket ve haberleşmeyi yasaklayan yasasını
ihlal ediyordu. EPR paradoksu quantum mekaniğinin
formalizmindeki acayipliklere spot ışığı tutmak için
dikkatle inşa edilmişti ve geçen on yıllarda bu etkinin,
yani ışıktan hızlı hareket etkisinin varlığını kuşkuya yer
bırakmayacak şekilde göstermek için bir çok deney
yapılmasına neden oldu. Zıt yönde hareket ettirilen
fotonların karşılıklı ilişkili optik polarizasyonlarının bu
ölçümleri, ışıktan hızlı (IH) el sıkışmaya benzer bir
şeylerin quantum mekaniği formalizminde ve bizzat tabiatta
bulunduğunu gösteriyor. Fakat bütün EPR deneylerinin ortak
bir özelliği, bu gözlenen etkilerin bir gözlemci tarafından
başka bir gözlemciye IH mesaj göndermek için
kullanılamadığıdır. Tabiatın IH telgrafı tarafımızdan
kullanılamıyor.
Yoksa onu kullanabilir miyiz? Calcutta Üniversitesinden
Datta, Home, ve Raychaudhuri (DHR) tarafından 80'lerin
sonlarında yeni bir quantum mekaniksel paradoks ileri
sürüldü. Buna Calcutta paradoksu diyelim. Bu
paradoks ışıktan hızlı haberleşme için K-mezonların (kaonlar)
acayip özelliklerini kullanma metodu içeriyor. Işıktan hızlı
haberleşme bir çok fizikçi tarafından imkansız kabul
ediliyor, çünkü bu ya özel relativitenin ihlalini veya
zamanda geriye doğru mesaj göndermeyi, dolayısıyla
nedensellik yasasının ihlalini temsil ediyor.
Mezon yüksek enerji fiziğinin kalabalık parçacık ailesinin
bir ferdidir. Kütlesi elektron ve protonun kütlesinin
arasında bir yerde olan bu parçacık, tipik olarak saniyenin
milyarda biri gibi bir ömre sahiptir. Bugün mezonların bir
madde quarkı ile bir antimadde quarkının çok yakın bir
kombinasyonundan müteşekkil olduklarını, bu nedenle de bir
tek parçacıkmış gibi göründüklerini biliyoruz. K0 mezonu bir
"aşağı" (down) quarkı ve bir "anti-acayip" (anti-strange)
quarkından ibarettir. Onun antimadde ikizi (karşı parçacığı)
olan anti-K0 mezonu bir "acayip" (strange) quark ve
bir "anti-aşağı" (anti-down) quarkından mamuldür.
Her iki K0 da elektriksel bakımdan yüksüz ve sıfır spinlidir.
Her ikisinin de kütlesi aynıdır (proton kütlesinin yarısı
kadar). Gözlenebilir özellikler açısından ikisi de ayırt
edilemezdir.
İki quantum durumu ayırt edilemezse, acayip bir şey ortaya
çıkar: İki ayırt edilemez durum, ayırt edilemeyen iki yeni
madde durumu oluşturacak şekilde karışım yapar. Nötral
kaonlar, Ko ve anti-Ko iki farklı biçimde birleşerek,
yaklaşık 10-10 saniyede bozunan bir KS parçacığı (K-short,
kısa ömürlü) ve 581 kez daha yavaş bozunan bir KL parçacığı
(K-long, uzun ömürlü) meydana getirir. KL durumu karışım
durumları arasında biriciktir, çünkü o CP ihlali denen bir özellik gösterir: Maddenin antimadde üzerine ve
zamanın bir yöne akışının diğer yöne akışına tercih edilmesi
özelliği. KL madde ve antimadde kompozisyonu olan
sistemlerin yüzde yüz aynı biçimde davranmadıklarını
gösterir. KL reaksiyonlarını içeren bir film yapılabilseydi,
onu seyreden biri filmin ileri mi yoksa geri mi
oynatıldığını ayırt edebilirdi.
Calcutta paradoksu çiftler halinde nötral kaonlar imal eden
bir proses kullanır. Öyle ki, KL bir yöne giderken KS zıt
yöne gider. DHR makalesinde belirtilen hesaplamalara göre,
deneyin bir koluna yerleştirilirilen bir anti-Ko parçacığı
detektörü, diğer kaonun yoluna bir bakır kütlesi konduğuna,
bakır konmama durumuna göre, sayma oranında aynı anda bir
değişme kaydeder. Başka bir ifadeyle, DHR deneyi, deney
düzeneğinin bir tarafında elinde bir bakır kütlesi
bulunduran bir gözlemcinin bakırı parçacığın yoluna koyup
koymadığını, deney düzeneğinin anti-Ko detektörü tarafındaki
sayacı okuyan gözlemciye ışıktan hızlı bir şekilde haber
verebilir. Calcutta paradoksu budur.
Calcutta paradoksunun gerçek içeriğini daha iyi anlamak için
daha muhteşem bir şey yapalım. Bakır kütlesine doğru
ilerleyen kaonları, kaon durgun kütlesinden birkaç trilyon
kez daha büyük bir kinetik enerjiyle fırlatacak nötral bir
parçacık hızlandırıcısı inşa edelim. Böyle ultra-relativistik
hızlar ulaşınca kaonların bozunma ömürleri nanosaniyelerden
çıkıp yıllara kadar uzayabilir. Şimdi bu kaonları bir
yıllığına uzaya gönderelim ve uygun bir şekilde
yerleştirilmiş bir kara delikten 1800 yansıtarak,
ayrıldıktan iki yıl sonra, geriye laboratuara döndürelim.
Sonra onları ilk hızlarına yavaşlatarak ya bakır kütlesine
çarptıralım ya da bırakalım uçuş sırasında bozunsunlar.
İşte geriye haber gönderme düzeneği: Bu kaonların önüne
bakır kütlesi koyduğumuz anda, iki yıl önce yapılan deneyde
diğer tarafa giden kaonların sayacında ani değişme
oluşturacak ve o zamandaki gözlemciye mesaj göndermiş
olacağız.
DHR hesaplamalarının muhtemel fantastik sonuçlarının doğru
olması mümkün müdür? Muhtemelen değil. Tabiat şimdiye kadar
EPR etkisinin IH haberleşmeler için kullanma olanaklarını
geriye hiç bir çıkış deliği kalmayacak biçimde tamamen
ortadan kaldırmıştır. Yine de böyle bir delik varsa, kaonun
CP ihlali bunu ortaya çıkabileceği en makul yer olarak
görünüyor.
Calcutta paradoksu fizik literatürüne girmiştir. Bize sadece
bekleyip bunun gerçek bir paradoks mu yoksa mantık
silsilesinde bir hata mı olduğunu görmek kalıyor.